‘Hayata Dair’ Kategorisi için Arşiv

h1

Bugün Yüreğim Bulutlu, Yağmur Ağlıyor

Nisan 7, 2008

Gün gelir karanlığın kızıllığına da vurulursunuz. Elinizin tersiyle itersiniz Maviyi, çek git yanımda yerin yok! dersiniz. Gözünüzü kan bürür kibrinizden ürker Mavi, korkar artık yaklaşamaz yanınıza gururunuzdan ördüğünüz duvarlar yüksek gelir minicik boyuna ve zaten verdiğiniz gülün dikenleri batmıştı hala avuçlarında, kanamaya devam ederken hem elleri hem yüreği, bir daha gelebilir mi yanınıza? Öfkeniz ne denli büyükmüş değdi mi yalnızlığınıza? Görmediniz, görmediniz onu bir daha ve hem kendinizi hem onu mahkûm ettiniz, ne de iyi ettim mi dediniz? şimdi daha mı iyisiniz, Gülümseyebiliyor mu dudaklarınız düşen Mavinin durumuna? Ağlayışları gelmiyor mu kulaklarınıza? Çınlatmıyor mu feryatları? Değmiyor mu yüreğinize uzaktan dokunuşları ve hiç içinizi acıtmıyor mu? Yüreğinizi çıkarıp yerine taş mı koydunuz yoksa? Arkanızda bıraktığınız yıkım sesleri gökyüzüne ulaştı oysa onu bu kadar da mı sevmemiştiniz yoksa? Hiç mi gelmiyor aklınıza? Hani AŞK tek kişi olmaktı diğer yarınız öldü mü? Niye ağlamıyorsunuz göz yaşlarınız mı kurudu, yasınız erken mi bitti? Yoksa hiç birine de mi değmemişti, o öyle mi zannetmişti? Kim kimden gitmişti ne olmuştu da ortalık savaş yerine dönmüştü? Yoksa sebep incir çekirdeğini bile dolduramayan bir serzeniş miydi? Neydi, neden di? ne üzmüştü? Neydi şimdi bıçak sırtlarında yaşamaya gönderen onu hatırlıyor musunuz? Ne demişti? Sanmıyorum hatırlamazsınız, siz hayatınızı yaşayın siz gülün şimdi. Eminim yüreğini eline almış onunla konuşuyor ve sizi anlatıyor benim bildiğim Mavi. Gözleriydi mavi şimdi her yanı MAVİ. Sadece arkasından bir tek renk değişti. Dünyası karanlık ve bir tek ümidi bir tek mum ışığı şimdi. Bilirim ümitsiz yaşayamaz bir kuru dal gibi bahara yalvarıyordur çiçekleri açabilsin diye hep böyle yapmadı mı? Yenilmelerinde hep küçük bir serçeye bile bel bağlamadı mı? Belki de en iyisini o yapıyor kendi gözyaşlarını kendinden saklıyor. Ama bilin ki, Ah yerde kalmaz bir gün sizinde kapınızı çalar belki. Yüreğinizin götürdüğü yerlere yelken açın şimdi…Gün gelir karanlığın kızılına’da vurulursunuz

h1

Umut

Temmuz 5, 2007

Pers Sultani iki adamı ölüme mahkûm etmiş.

Sultan’ın atini ne kadar sevdiğini bilen mahkûmlardan bir tanesi hayatini bağışlarsa bir yıl içinde ata uçmayı öğretebileceğini söylemiş. Kendini dünyadaki tek ucan ata binerken hayal eden Sultan bunu kabul etmiş..

Diğer mahkûm inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve “Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl olup da böyle delice bir fikirle çıkabildin ortaya..? Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun o kadar.”

” Pek değil ” demiş birinci mahkûm.

” Kendime dört özgürlük sansı veriyorum.

Birincisi     : Sultan bu yıl ölebilir.

İkincisi      : Ben ölebilirim.

Uçuncusu : At ölebilir…

Dördüncüsü… ” Belki ata uçmayı öğretebilirim!”

 

Ne durumda olursak olalım umudumuzu kaybetmeyelim…..

 

h1

Ne Biliyorsam Nuhun Gemisinden

Temmuz 5, 2007

1- Doğru gemiyi kaçırma.
2- Hepimizin aynı gemide olduğunu unutma.
3- Vakit gelip çatmadan planını yap. Hazreti Nuh, gemisini inşa ederken yağmur yağmıyordu!
4- Kendine hep iyi bak ve büyük günü bekle. Altmışına merdiven dayadığında bile, gerçekten büyük bir iş yapman için önün açılabilir.
5- Eleştirileri dinle, eleştirenlere kulak asma, yapılması gerekeni yapmaya devam et.
6- Geleceğini zirveler üzerine kur, dalgalar sana ulaşamasın.
7- Ne olur ne olmaz, eşinle yola çık.
8- Hız her zaman kazandırmaz. Yılanlar da gemideydi, panterler de…
9- Üzerinde aşırı baskı hissettiğinde, bir süre boşlukta yüz.
10- Titanik’ in profesyoneller, Nuh’un Gemisi’nin ise amatörler tarafından yapıldığını unutma.
11- Fırtınanın gücü ne olursa olsun, eğer doğru saftaysan, seni bekleyen bir gökkuşağı mutlaka vardır.

Dünya bir ayna gibidir; siz onu gülümseyerek karşılarsanız, o da size gülümser

h1

Kadın ve Adam

Temmuz 5, 2007

 

Adam fark etti. A uzun uzun baktı. Kadın fark etti. K gülümsedi. A yaklaştı. K reddetti. A teklif etti. K kabul etti. A konuştu, K konuştu, A konuştu, K konuştu. İçtiler. Konuştular. İçtiler. A dokundu. K güldü. Dans ettiler. Çıktılar. Yaptılar. A ayrıldı. K uyudu.

A aradı. A aradı. A aradı. A yalvardı. K reddetti. A aradı. A yazdı. A ziyaret etti. A aradı, aradı, aradı, aradı. K bildirdi. A geldi, bağırdı, yemin etti, ayrıldı. A tezgâh kurdu. A bekledi. A ziyaret etti. K bağır ayazdı. A üsteledi. K reddetti. A elini attı. K bağırdı. A tokat attı. K kaçtı, kapıyı kilitledi, aradı, bekledi. A paniğe kapıldı. A kaçtı, saklandı, beceremedi.

K suçladı. A yadsıdı. K tanımladı. A yadsıdı. K kazandı, A kaybetti. Yaşlandılar. K evlendi, çocuk yaptı, ana oldu, kederlendi, boşandı. A kolladı, bekledi, yüreği nasır bağladı. Uğraştı. Sigara içti. Tezgâh kurdu. Tezgâh kurdu. Kaçtı. Ortadan kayboldu.

Yaşadılar. K serpildi, A silikleşti. A gezdi, K seyahat etti. Karşılaştılar.

A oturdu, K oturdu, görmezlikten geldiler. A fark etti. K fark etti. A gözlerini belertti. K silkindi. K uyardı, A yatıştırdı. K anımsattı, A kabul etti. K gözdağı verdi, A söz verdi. K düşündü. K oturdu. K sordu. A anlattı. A sordu. K anlattı. A sigara içti. K sigara içti. A özür diledi. K ağladı. A açıkladı. A yalvardı. A yakardı. K düşündü, karar verdi, reddetti. A ayağa kalktı. A ellerini bitiştirdi. A terledi. A tükürdü. K irkildi, benzi attı.

A durdu. A iki büklüm oldu. A çöktü. K ayağa kalktı. K acıdı. K terk etti.

Yaşadılar. Unuttular. Öldüler.

J. Robert Lennon & Jennifer Egan – 20 Dakikalık Öyküler

h1

Bundan Ötesi Yok

Haziran 4, 2007

h1

Değer Verdiklerimiz

Haziran 2, 2007

“Bir gün New-York’ta bir grup is arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili’dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki is makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır aramaya baslar. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da, onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karsı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar. Arkadaşı, Kızılderili’ye: “Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?” diye sorar.

Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder.


Kızılderili, arkadaşına dönerek:

“Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin.”der.

h1

Benimi Seviyorsun

Haziran 2, 2007

Kadın adamı çok seviyordu…
Yemyeşil ovalarını verdi adama
Yaşam fışkıran.
Beni seviyor musun?
Evet, dedi Adam…
Güneşini, ayını verdi Kadın
Yıldızları taktı bir bir adamın omuzlarına…
Beni seviyor musun?
Tabi, dedi Adam…
Kadın çağladı
Gürül gürül akan pınarını verdi adama.
Beni seviyor musun?
Elbette, dedi Adam…
Kadın bağlandı
Yaşam ipini adama verdi.
Bir oldular tek oldular adamla.
Beni seviyor musun?
Biliyorsun, dedi Adam…
Kadın dağlarını verdi adama
Tırmandılar doruklara.
Beni seviyor musun?
Aşağılara baktı Adam zirveden.
Başkalarını gördü
Sustu Adam…
Ağladı Kadın…
Gözyaşını verdi adama
Almadı Adam…
Kadın onurunu verdi adama
Şaşırdı Adam…
Sordu yine usulca Kadın
Beni mi seviyorsun?
Onu da seviyorum seni de, dedi Adam…
Sustu Kadın…
Verecek bir şeyi kalmadığında…
Senin yüreğine ihtiyacım var, dedi Adam
Başkasını sevebilmek için…
Çıkarıp yüreğini verdi Kadın.
Korktu Adam…
Beni sevmiyor musun, dedi Adam.
Sesi yoktu kadının söyleyemezdi.
Gözleri yoktu kadının ağlayamazdı.
Kalbi yoktu kadının sevemezdi.
Onuru yoktu kadının yaşayamazdı.

Nurdan Ünsal

h1

Kirpi

Haziran 2, 2007

 

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler. Ama en çok kayıp veren kirpilermiş. Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.

Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamış. Tartışa tartışa, nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.

Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış. İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler. Ama başka bir problem çıkmış ortaya. Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.

Daha sonraki gece, yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu sefer de  donmalar meydana gelmiş. Ne var ki, her gece kah uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

Kısaca; bizim de uzun dikenlerimiz var. Bunlar hayata karşı filtrelerimiz. Bazen faydalı, bazen de  zararlı. Çoğu zaman kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza. Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.

Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.

Birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenmek…

Aynen kirpiler gibi..

h1

Bir Kadın

Mayıs 20, 2007

Bir kadın “ben üşüyorum” dediğinde, bunun cevabının “üstüne bir şey al”, “istersen bir taksiye binelim”, “eve geldik zaten” türünden bir söz olmadığını, “üşüyorum” dediğinde kadının “bana sarılsana” demek istediğini ve ona sarılmak gerektiğini öğrenmek epey zamanımı aldı.


Sanırım binlerce yıl boyunca isteklerini açıkça söylemelerine izin verilmediği için “gizli bir dil” geliştirmek zorunda kalan kadınlar, bu kadar basit bir şeyin erkekler tarafından niye anlaşılamadığını hiç anlamazlar. Erkeklerin, bakkal dükkanının arka tarafındaki salak küçük oğlana benzediğini düşünürler:”Anlayışsız vebeceriksiz salaklar.”


Kadınların bir şey söylediklerinde aslında başka bir şey söylemek istemiş olabileceklerini kendim mi farkettim yoksa bunu bana bazen usulca bazen sabırsızca sözleriyle kadınlar mı öğretti şimdi tam çıkartamıyorum.

Sevgi ve şefkat eksikliğine hiç tahammül edemeyen, bunların “açıkça” söylenerek elde edilmesinin ise elde edilenin değerini düşüreceğine inanan kadınların niye isteklerini düpedüz söylemedikleri ise erkekler için hep bir sırdır.


Duygularını göstermenin kadınlara özgü bir davranış olduğunu sanan erkekler, açıkça sevgilerini ve şefkatlerini göstermekten hep utanırlar. Farkında olmadan, onlar, bu duyguların gösterileceği tek yerin yatak odası olduğuna inandıklarından, kalabalıkların içinde sevgi ve şefkat gösterdiklerinde, herkesin seyrettiği bir yerde sevişiyorlarmış hissine kapılıp tedirgin olurlar ya da her fırsatta sevişerek sevgi gösterdiklerini sanarlar… Bu yüzden erkekler için duygular, kapalı yerlerde yaşanması gereken mahrem” şeylerdir, kadınlar ise bunu, hayatın her anında yaşanması gereken bir şey olduğunu düşünürler. Çünkü onlar için sevgi ve şefkat sevişmekle aynı şey değildir.


Hemen hemen hepsi gizli bir “derebeyi” olan erkekler, kadınların her isteğinde, her talebinde bir isyan, bir başkaldırı hatta bir hakaret görürler. Erkeklerin bekledikleri, kadınların “üşümeleri” ya da “acıkmaları” değil, erkeğin yanında soğuğu ve açlığı hissetmeyecek kadar kendinden geçmiş bir aşka kapılmaları ve bu aşkı taleplerini dile getirmeyerek göstermeleridir.


Galiba o yüzden, erkeğin biraz kadınsılaştığı ve duygularını alabildiğine özgür bıraktığı aşkın ilk günleri geçtikten ve erkek yeniden erkekliğine döndüğünde, kadınlar “üşümeye” başlarlar. “Benim uykum geldi” dediğinde erkeğin onla beraber yatmamasını, perhize başladığı sırada aniden bir hoşluk yapma isteği duyan erkeğin ona sevdiği tatlıyı almasını “düşmanca” bulmaya koyulurlar.


Artık erkeğin her davranışı ince eleklerden geçirilip, onun sözlerinde ve davranışlarında “sevgisizlik” işaretleri tek tek saptanır. Ve o gizli dil daha sık ortaya çıkar.


Kendilerinde ararlar hatayı önce, “çok şişmanladım”, “çok yaşlandım”, “çok çirkinleştim”… Bunları söyledikten sonra erkeklerin ne söyleyeceklerine, ne yapacaklarına bakarlar. Kendilerine büyük bir ilgi eksikliği olarak gözüken o anlayışsızlıkların, artık eskisi kadar beğenilmemelerinden ya da sevilmemelerinden mi kaynaklandığını anlamaya uğraşırlar.


Baştan savma verilecek her cevap, kadının öfkeli tepkisini hakeder. “Yoo, hiç de şişmanlamadın, iyisin, biraz kilo aldın belki ama önemli değil”. Bu yakınmalar onlara manasız ve çocukça gelir çünkü. Kadınlar ise sinirlenmeye başlarlar.- Sen beni eskisi kadar sevmiyorsun.


Bunun cevabı elbette, “nerden çıkardın bunu, tabii ki seviyorum” değil, sıkı bir sarılma ve iyi bir öpüşmedir.

Bir şeylerin yanlış gitmeye basladığını gören erkek ise, güzel bir hediye almanın ya da daha kestirmesi “biraz para vermenin” zamanı geldiğini düşünür. Onun için sorunun tedavisi öpüşmede değil paradadır.

Kabul etmeli ki, kendi değerini, gizliden gizliye kendine verilen parayla ölçmeye yatkın kadın için yapılacak “fedakarlığın” miktarı bir zaman işe yarar, kadın, “salağın” duygularını böyle ifade etmeye çalıştığını anlar.


Erkek ise, o düz vahşeti ve insafsızlığı ile “ağlıyorsa biraz para ver,” çözümlemesini benimser. Ama hediyelere ve paralara çabuk alışanlarda, sarılışların ve öpüşmelerin özlemi yeniden başlar.Kadın üşür”.

Son bir iki deneme daha yapar, bazen güzelliği ve cinselliği ile, bazen sinirli çıkışmalarıyla, erkeğe
üşüdüğünde ona “sarılınması gerektiğini” bir daha öğretmeye uğraşır.


Kadın ya kadere rıza gösterip teselliyi hediyelerde, parada, çocuklarında, kendisine sağlanan güvende aramaya razı olur ve arada sırada tutan “ben çok yalnızım” yakınmaları ve ağlama nöbetleriyle hayatını sürdürür ya da “üşümeye” fazla dayanamayıp, “sarılmasını bilen” biri var mı diye etrafa bakınmaya koyulur. Şansınız varsa sevdiğiniz kadın öğretmek konusunda ısrarcı davranır ve çabuk vazgeçmez… Çünkü “Sarılmasını bilenler” bu sapaktaki kadınları keskinleşmiş radarlarıyla hemen bulurlar.

Bir vakit işler iyi gider. Ama sarılmasını bilenler de bir süre sonra kaçınılmaz erkekliklerine geri dönüp, üşüyen kadına, üstüne bir hırka almasını söylerler…

h1

Neden Ben

Mayıs 17, 2007

Efsane Wimbledon’un ilk zenci Şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS’den ölüm döşeğindeydi.. Hayranlarından biri sordu.. “Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?” Arthur Ashe cevap verdi.. “Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar, 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir, 500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer, 5 bini büyük turnuvalara erişir, 50’si Wimbledon’a kadar gelir, 4′ü yarı finale, 2’si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı’ya ‘Neden ben?’ diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı’ya nasıl ‘Niye ben?’ derim?. Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı.. Zorluklar güçlü.. Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazı.. Tanrı’ya asla ‘Neden ben’ diye sormayın. Ne olacaksa olur.